21 Ocak 2010 Perşembe

Aşk Nedir, Ne Değildir?

Kelimeler bir türlü bir araya gelmiyor. Bari daha önce yazdıklarımdan olsun şu blogda:

Yıllar yılı "Aşk nedir?" sorusunu sordun kendine. Bulabildin mi cevabını: hayır. Nerelere bakmadınki o "kendince" sihirli oluşumu bulabilmek için. Otta, böcekte, kırlarda uçuşan kelebekte, burnunu karıştırırken zihninde aradın onu.Alayını denedin ama olmadı,bulamadın.Ne aradığını bilmiyordun ki aşkı bulabilesin...

Aşkı çikolata tadında, ballı süt kıvamında, yemeyip de yanında yatılası birşey diye tarif edenler oldu sana, insanlığından utandığın an olarak niteleyen de. Sen kendi tanımını aradın ama yok öyle birşey.Önce bunu bileceksin arkadaş!

Aşkı sana herkes farklı tarif edecektir, ancak sen kendin aşkı yaşadığında onun ne olduğunu anlayabileceksin. Anladığında kendini filozof gibi hissedeceksin "Nirvana senin de ağzına s.çtım ulan!" diyeceksin kendi kendine ama yanıldığını anlaman sana aşkı yaşatanın dangalaklık seviyesine göre kendine zaman biçecektir.

Zamanında "Aşk" adını koyduğun ballı b.kun aslında ne olmadığını anladığın zaman ise THY'den ücretsiz Tibet'e aktarmalı biletini alabileceksin. Bu mutluluğun verdiği hafiflikle uçağı aşıp motorun pervanesindeki pallerin arasında nasıl kendinden geçtiğini bilmeyen kuşlar gibi huzura kavuşacaksın.

Tibet'e varıp Dalai Lama'nın elini öptüğün zaman aşkın ne olmadığını da anlamış olacaksın. Denenen onca betimleme çalışmasının ardından "Aşk" diye bir şeyin olmadığını anlayıp fenalaşan, Dalai Lama'nın kucağına doğru falso yapan kütleyi sıkıca kavrayıp haremine kattığı kişi sen olacaksın.

Tebrikler

11 Ocak 2010 Pazartesi

neden blog..?

Neden blog yazayım ki diye defalarca düşündüm, neden kendime özel diye yazdığım her bir kelimeyi insanlara açayım, onlar da okusun,altına fikrini düşüncesini yazsın istedim hala net bir karar verebilmiş değilim. Belki yazdığım onca yazının, şiirin, bazen kısa bazen uzun cümlelerin net bir çizgi çizmemesindendi bu kaçış, belki de kalemimin tam oturmuş olmadığını düşünmemdendi. Ama en sonunda verilen anlık bir karar; sonunda başlığı bana saçma da gelse, sonrasını kestiremesem de, okuyacak tek bir kişi olmasa dahi yazmama sebep olacak bu blogu başlatmama bahane oldu.

Blogun başlığı neden böyle oldu diye düşünüyorum diğer yandan. Bu saatte parça parça gelse de, yazmayı her zaman sevdim. Odamdan çıkıp herhangi bir yere giderken başlayıp varacağım yere kadar sayfalarca yazı de yazdım zihnimde, bir masada sohbet bir an için duraklamışken aklıma öylesine gelen bir kelimeye dörtlükler de dizdim gizliden. Ama dakikalar sonra uçup giden bu yazıların bana kattığı hiç bir şey olmadığını farketmem yazılarımın seyrinin değiştiği andı. O an için kullandığım her kelime, kurduğum her cümle zihnimdeki karmaşadan kurtulmamı sağlayan birer çıkıştı. Sonradan okuyup da bunları düşünmüşüm, hayal etmişim, yaşamışım diyebileceğim yazılar olabilecekken bütün bunlardan vazgeçip dakikalar sonra silmek niyeydi?

Yazmaya başladım...Hemen her an, aklıma en ufak bir şey geldikçe elimin altındaki mümkün olan ilk yere kaydedip saklamaya başladım yazılarımı. Sonradan sonraya okudukça yaşadıklarımı çözümleyebilmek istedim. Hoşuma da gitti... Bütün bunları saklamanın anlamının olmadığını farkettim sonra. Yazdıklarımla alakalı; insanların düşünceleri, yaklaşımları önem arz etti benim için. Blog yazmak ise bu düşünce ve yaklaşımlardaki seçiciliği kırdığım an oldu. İmkanı olan herkese açılıyor artık hislerim, düşüncelerim, kalbimden zihnimden çıkıp kendine uygun yeri bulan kelimelerim.

Hayatımın izini takip etmeye çalışacağım, kelimeler bu bünyede vuku buldukça...