17 Ekim 2010 Pazar

Pişman - Olmak ya da Olmamak

İnsanın hayatını şekillendiren şeylerden biridir pişmanlıklar. Bu pişmanlıklar öyle dersler verir ki kişiye; o güne dek belli bir kalıpta ilerlemiş hayat birden bire yön değiştirir kendine yepyeni perspektiflerle o hataları tekrarlamayacağı yerler arar. İnsanoğlunun büyük pişmanlıkları, gündelik hayattan seçildiğinde, kendine çok tanıdık başlıklar koyar: Meslek, iş, şehir, kıyafet, saç şekli, eş, sevdicek.

Çizilen yola şekil veren bu başlıklardan bazıları öylesine can yakar ki; o seçimi yapışına da, yaptığı güne de lanet eder. Çünkü yapılan seçimlerin süreçleri uzadıkça, büyüyen pişmanlığın ta kendisi olur. Bir mesleği seçmeye miniminnacık bir çocukken başlar insan. Soranlara döner "Doktor olacağım. Hatta mühendis de olacağım ben!" der. Çalışır, güzel bir liseyi, ardından muazzam bir üniversiteyi kazanır. Önceki başarılarının yüzünü kara çıkartmazcasına üniversiteden güzel dereceler ve becerilerle mezun olacakken bir bakar ki hayatını sürdüreceği, kendisine yakıştıracağı sıfat okuduğu bölümün değildir. Bunu farkettiğinde artık o hayale odaklanmış hayattan onlarca sene gitmiştir. Ne geri dönecek ne de yolunu değiştirebilecek fırsatı artık yoktur. Öylesine bir pişmanlık yaşar ki; ömrü boyunca ne geçer, ne de acısı diner.

İnsanoğlunun yaşayabileceği en büyük pişmanlıklardan bir diğerini yaşatabilen sevdicekten başkası değildir. Güzel duygularla başlar o kimseyi sevmeye. Sonra o güzelliklerin üstüne başka başka hayaller eker. Bu hayalleri gerçeğe dönüştürebilmek için harcanan zaman o kadar çoktur ki; hayatında feragat ettiği şeyler neredeyse tüm sosyal yaşamına denk gelir. Değer verdiği o insanı görebilmenin uğruna ailesiyle birlikte olmaktan vazgeçer, arkadaşlarını küstürür, kendine bambaşka bir sosyal karakter oluşturur. Oluşturduğu bu karakterin temeline sadece sevdiceğini ve kendisini oturtur. O güne dek sürdürdüğü karakterden kendini öyle bir soyutlar ki, ortaya çıkan yeni mahlukat kişinin karakteristik güzelliklerinden zerre barındırmaz.

Ancak insanoğlu bütün bunları yaparken yaşanabilecek her hangi bir olumsuzluğu göz önüne almaz. İnsanın hayalleri kötülük ve mutsuzluğun üzerine kurulmamıştır nitekim. Olabildiğince güzel duygularla desteklenen hayallerin bir anda son buluşunu görmesi, insana bu hayalleri hak etmeyen birine kurduğunu fark edip o derin acıyı, pişmanlığı, içinde hissetmesinden daha az koyar. Olabilecek tüm güzel anlarını, düşüncelerini, hayallerini adadığın insanının gözünde gelip geçici bir heves olduğunu, yerine her hangi birinin koyulabileceğini, hatta o yerine koyulanların dahi anında değişebildiğini gördüğünde; yaptıklarının her saniyesine pişman olur. Pişmanlığını ise emeğine acımak izler her zaman. Bu acıma ise hiç bir zaman bitmez.

Pişmanlığın önüne onu yaşama riskini almayarak geçebilmek mümkündür. Peki ya önüne geçtiğin bir ömür boyu sürecek pişmanlık değil de, hayatını kökünden her şeyiyle değiştirip yoluna sokacak mutluluksa? İşte asıl risk budur.

Aşk oyunu başlasın...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Unut Demek O'na Kolay

Sevdicek için neler yaptın bir saysana baştan şöyle:

- İlk önce gönlünü şöyle bir titretmesine izin verdin. Sevmek için kendine zemin hazırladın.
- Sonra O'na ulaşabilmenin, iki kelime edebilmenin yollarını aradın. Bunu yaparken kimselerden utanmadın. Ne erkeklik gururunu aldın koydun önüne, ne de onurunu düşündün.
- Eğer bunu becerebildinse teknolojinin nimetlerini kullanmaya çalıştın. Elde edebildiğin yaklaşma yöntemiyle yine becerebildiğin kadar yanaştın o güzelin yamacına. Telefonunu aldıysan çılgınlar gibi SMS attın. Hem de attığın her mesajın bir diğerinden daha daha da saçma, kasarak yazıldığı belli olduğunu bile bile. Sosyal ağlardan ulaştıysan ekleyip eklememe ikilemine düştün. Anlık iletişime taşımaya çalıştın buradan zor oluyor diyerek.
- Her hareketinde ürkütmemeye çalışarak ondan hoşlandığını belli etmeye çalıştın. Çünkü biliyordun ki söyleyebileceğin veyahut yazabileceğin tek bir kelime daha başlamamış bir ilişkinin sonu olabilirdi. Ve bildiğin bir şey daha vardı; patlamaya hazır saatli bombadan daha da tehlikeliydin.
- İletişimde kalmayı başardığında O'nu görebilmenin yollarını aradın. Bir bardak çayı beraber içmeye, bir tabak yemeği aynı yerde gözlerine bakarak yemeye davet ettin. Gelmedi evvela ama yılmadın. Utanmadan, sıkılmadan, bıkmadan davet ettin.
- Ve O'nu daha sonra her görüşünde tekrar tekrar olacakları ilk defa yaşadın. Heyecandan ellerin terledi, hatta titredi. Bir cümleyi kurmanın aynı lisede öğretmenin sözlü yaparken zor olduğu gibi söyleyeceklerini toparlayana kadar perişan oldun. Ama tek bir şey farklıydı o sözlülerden: mutlu oldun.
- Sonra duygularla hormonlar bir araya geldi, kontrol edemedin. Sevdin O'nu. O kadar çok sevdin ki kendin bile şaşırdın kaldın, nasıl olur bu diye. Öylesine güzel şeyler yaşattı ki sana sevme şeysi; bağımlısı oldun. Hem O'nun, hem O'nu sevmenin.
- Seven ne yapmaz ki arkadaş dedin mutlu edebilmek için de O'nun mutluluğuyla mutlu olabilmek için fedakarlıklara başladın. Zamanını da, zevklerini de, kıyıya köşeye biriktirdiklerini de feda ettin O'nun uğruna. Bir kaç dakika fazla görebilmenin uğruna ne kilometreleri gözünün önüne aldın koydun, ne de yalan olan zamanı.
- Hayaller kurdun O'nunla ilgili. Göreceğin anı, alacağın hediyeleri, yapacağın sürprizleri planladın kafanda. Hepsini gerçekleştirebilmek için dünya kadar değişkeni sağlama aldın. Değişkenlerinin adını aile, bütçe, okul, iş gibi şeyler koydun.

Sevdicek senin için neler yaptı baştan saysana şimdi bana:

- "Unut, sevme beni. Olmaz bu iş. Arkadaş kalabiliriz ama." dedi.

Unutmanın da, sevme demenin de O'na kolay olduğunu bilerek hem de.