12 Aralık 2010 Pazar

Baba

İnsanın hayatı boyunca yaptığı tercihler olmuştur. Yaptığı tercihler hayatını da, kişiliğini de, o andaki pozisyonunu da ve daha bir çok şeyi de etkiler. Yapılan tercihlerin sonunda insan genelde başkalarını hayatına dahil eder. Ama dahil etmeye varmadan önce en başta dahil olduğu hayatlar vardır bir de. İlk kelimeleri olur onların sıfatları ve belki de en önemli yeri alır o kişinin hayatında. Hiç bir zaman değiştirilemez ama yeri her zaman başka olur. Sorgusuz, sualsiz dahil olduğu hayatın adını "baba" koyar.

O'nun bir parçası olduğundan mıdır bilinmez ama "baba" insanın düşündüklerini anlayamasa bile kalbini anlayabilendir en başta. Canının parçası üzüldüğünde canı yanan, sevindiğinde "Koca adam bu, yapmaz.." denilenleri yapandır. İnsan hastalandığında onunla beraber hastalanmayı becerebilendir. Bütün bunlar olup biterken kimselere, kendi parçasına dahi, bunları çaktırmayandır. Çünkü "baba"; insan için güçlüdür, büyüktür, yavrusunu üzeni dövebilecek kadar kocamandır.

Tek değişmez sırdaştır "baba". İnsanın ilk sevgiliyi de, ilk kaçamağı da anlattığıdır. Kimselerin duymasını istemediği sıkıntısını paylaştığıdır. Aynı "baba"; problemleri çözendir. Onun çözme becerisi kimsede yoktur çünkü; o her şeyi bilebilen ansiklopedi gibi adamdır. O ansiklopedinin içinde bozuk oyuncağın nasıl tamir olabileceğinin, elmanın iyisinin nasıl olacağının yazdığıdır. İyi bir aşığın da, muazzam bir eşin de nasıl olacağının tarifidir "baba".

"Baba" her ne kadar sinirli bilinse de, insana umulmadık bir anda sarılıp öpendir. Ağlarken omzuna gözyaşı dökülmesine çekinmeyecek yegane varlıktır. İnsanın ansızın sarılıp öpenle sakinleştirmeye çalışırken busesini esirgemeyenin yine aynı sinirli bünye olduğunu bildiğidir. O "baba"; insanın dayanamadığı yerde yanına koştuğu, şefkatine sığındığıdır.

İlk arkadaşım, en büyük sırdaşım, sıkıntımı çözen, beni benden önce düşünen, korkulu rüyam iken tek bir cümleyle yanına en çok yaklaşılası olan, anlamadığı yerde hissetmeyi deneyen "babam"dır.

Hatta belki de tüm bunları görendir..?

5 Aralık 2010 Pazar

İlgi Soslu Taze Güven

İnsanoğlunun iki karmaşık bütünlemesi oldu ilgi ve güven. Nasıl bir çarpışmaya neden oluyorlarsa ne kavgaları bitti ne de yakınlaşmaları.

İlgi her zaman çekici olmuştur insanın hayatında. Duygularını, egosunu, hormonlarını, her şeyini tatmin edebileceği bir olgu oluşundan bulduğu yere anında yönelmiştir insanoğlu. İlginin sürekliliği ise yönelinen yerden kopmayı zorlaştırır. Öyle ki; insanın gördüğü ilgi onu buna bağımlı hale getirir, hep daha fazlasını bekler.

İnsanoğlunun gördüğü ilginin yanına bir de güven olgusunu ekleyebildiğiniz an kazanırsınız onu. O güveni hissettiği andan itibaren bağımlılığı bir kat daha artar. Görülen ilginin daimiyetini hisseder, bitmeyeceğini düşünür. Abes şeyler olmadığı sürece kişiye kazandığı güvenini kaybetmez insan.

İlgi ve güveni başlatan kendileri değildir ama bunların devamlılığını sağlayan her zaman ikisinin karşılıklı varlığıdır. İnsanoğlu güvenemeyeceğini bildiği birisine hiç bir zaman o düşünceyle yönelmez. Bilir ki güvendiği an kendisini kazık yemeye hazırladığı andır. Güvenemediği bir kişiden her zaman sıkıntı çekmeye mahkumdur çünkü. Güvenin olmadığı ilgi ise her zaman geçersiz olmuştur. İlginin devamlılığını sağlayan karşılıklı duyulanı olduğundan ötürü, görebileceği ilgiye güvenemeyen insan dahası için kendisini zorlamaz. Nitekim karşılıksız ilgi küçük çocuğun bin bir hevesle leğenin içinde yaptığı ama güneşe karşı bırakılan kardan adam gibi usul usul erir. Ne çocuk fark eder kardan adamın eridiğini, ne de güneş fark eder o soğukta dahi yakıcı olabileceğini.

İlgi ve güvenin olmadığı bir ilişki beklemeyin insanoğlundan. Çünkü o ilişki ne başlar, ne de biter.

17 Ekim 2010 Pazar

Pişman - Olmak ya da Olmamak

İnsanın hayatını şekillendiren şeylerden biridir pişmanlıklar. Bu pişmanlıklar öyle dersler verir ki kişiye; o güne dek belli bir kalıpta ilerlemiş hayat birden bire yön değiştirir kendine yepyeni perspektiflerle o hataları tekrarlamayacağı yerler arar. İnsanoğlunun büyük pişmanlıkları, gündelik hayattan seçildiğinde, kendine çok tanıdık başlıklar koyar: Meslek, iş, şehir, kıyafet, saç şekli, eş, sevdicek.

Çizilen yola şekil veren bu başlıklardan bazıları öylesine can yakar ki; o seçimi yapışına da, yaptığı güne de lanet eder. Çünkü yapılan seçimlerin süreçleri uzadıkça, büyüyen pişmanlığın ta kendisi olur. Bir mesleği seçmeye miniminnacık bir çocukken başlar insan. Soranlara döner "Doktor olacağım. Hatta mühendis de olacağım ben!" der. Çalışır, güzel bir liseyi, ardından muazzam bir üniversiteyi kazanır. Önceki başarılarının yüzünü kara çıkartmazcasına üniversiteden güzel dereceler ve becerilerle mezun olacakken bir bakar ki hayatını sürdüreceği, kendisine yakıştıracağı sıfat okuduğu bölümün değildir. Bunu farkettiğinde artık o hayale odaklanmış hayattan onlarca sene gitmiştir. Ne geri dönecek ne de yolunu değiştirebilecek fırsatı artık yoktur. Öylesine bir pişmanlık yaşar ki; ömrü boyunca ne geçer, ne de acısı diner.

İnsanoğlunun yaşayabileceği en büyük pişmanlıklardan bir diğerini yaşatabilen sevdicekten başkası değildir. Güzel duygularla başlar o kimseyi sevmeye. Sonra o güzelliklerin üstüne başka başka hayaller eker. Bu hayalleri gerçeğe dönüştürebilmek için harcanan zaman o kadar çoktur ki; hayatında feragat ettiği şeyler neredeyse tüm sosyal yaşamına denk gelir. Değer verdiği o insanı görebilmenin uğruna ailesiyle birlikte olmaktan vazgeçer, arkadaşlarını küstürür, kendine bambaşka bir sosyal karakter oluşturur. Oluşturduğu bu karakterin temeline sadece sevdiceğini ve kendisini oturtur. O güne dek sürdürdüğü karakterden kendini öyle bir soyutlar ki, ortaya çıkan yeni mahlukat kişinin karakteristik güzelliklerinden zerre barındırmaz.

Ancak insanoğlu bütün bunları yaparken yaşanabilecek her hangi bir olumsuzluğu göz önüne almaz. İnsanın hayalleri kötülük ve mutsuzluğun üzerine kurulmamıştır nitekim. Olabildiğince güzel duygularla desteklenen hayallerin bir anda son buluşunu görmesi, insana bu hayalleri hak etmeyen birine kurduğunu fark edip o derin acıyı, pişmanlığı, içinde hissetmesinden daha az koyar. Olabilecek tüm güzel anlarını, düşüncelerini, hayallerini adadığın insanının gözünde gelip geçici bir heves olduğunu, yerine her hangi birinin koyulabileceğini, hatta o yerine koyulanların dahi anında değişebildiğini gördüğünde; yaptıklarının her saniyesine pişman olur. Pişmanlığını ise emeğine acımak izler her zaman. Bu acıma ise hiç bir zaman bitmez.

Pişmanlığın önüne onu yaşama riskini almayarak geçebilmek mümkündür. Peki ya önüne geçtiğin bir ömür boyu sürecek pişmanlık değil de, hayatını kökünden her şeyiyle değiştirip yoluna sokacak mutluluksa? İşte asıl risk budur.

Aşk oyunu başlasın...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Unut Demek O'na Kolay

Sevdicek için neler yaptın bir saysana baştan şöyle:

- İlk önce gönlünü şöyle bir titretmesine izin verdin. Sevmek için kendine zemin hazırladın.
- Sonra O'na ulaşabilmenin, iki kelime edebilmenin yollarını aradın. Bunu yaparken kimselerden utanmadın. Ne erkeklik gururunu aldın koydun önüne, ne de onurunu düşündün.
- Eğer bunu becerebildinse teknolojinin nimetlerini kullanmaya çalıştın. Elde edebildiğin yaklaşma yöntemiyle yine becerebildiğin kadar yanaştın o güzelin yamacına. Telefonunu aldıysan çılgınlar gibi SMS attın. Hem de attığın her mesajın bir diğerinden daha daha da saçma, kasarak yazıldığı belli olduğunu bile bile. Sosyal ağlardan ulaştıysan ekleyip eklememe ikilemine düştün. Anlık iletişime taşımaya çalıştın buradan zor oluyor diyerek.
- Her hareketinde ürkütmemeye çalışarak ondan hoşlandığını belli etmeye çalıştın. Çünkü biliyordun ki söyleyebileceğin veyahut yazabileceğin tek bir kelime daha başlamamış bir ilişkinin sonu olabilirdi. Ve bildiğin bir şey daha vardı; patlamaya hazır saatli bombadan daha da tehlikeliydin.
- İletişimde kalmayı başardığında O'nu görebilmenin yollarını aradın. Bir bardak çayı beraber içmeye, bir tabak yemeği aynı yerde gözlerine bakarak yemeye davet ettin. Gelmedi evvela ama yılmadın. Utanmadan, sıkılmadan, bıkmadan davet ettin.
- Ve O'nu daha sonra her görüşünde tekrar tekrar olacakları ilk defa yaşadın. Heyecandan ellerin terledi, hatta titredi. Bir cümleyi kurmanın aynı lisede öğretmenin sözlü yaparken zor olduğu gibi söyleyeceklerini toparlayana kadar perişan oldun. Ama tek bir şey farklıydı o sözlülerden: mutlu oldun.
- Sonra duygularla hormonlar bir araya geldi, kontrol edemedin. Sevdin O'nu. O kadar çok sevdin ki kendin bile şaşırdın kaldın, nasıl olur bu diye. Öylesine güzel şeyler yaşattı ki sana sevme şeysi; bağımlısı oldun. Hem O'nun, hem O'nu sevmenin.
- Seven ne yapmaz ki arkadaş dedin mutlu edebilmek için de O'nun mutluluğuyla mutlu olabilmek için fedakarlıklara başladın. Zamanını da, zevklerini de, kıyıya köşeye biriktirdiklerini de feda ettin O'nun uğruna. Bir kaç dakika fazla görebilmenin uğruna ne kilometreleri gözünün önüne aldın koydun, ne de yalan olan zamanı.
- Hayaller kurdun O'nunla ilgili. Göreceğin anı, alacağın hediyeleri, yapacağın sürprizleri planladın kafanda. Hepsini gerçekleştirebilmek için dünya kadar değişkeni sağlama aldın. Değişkenlerinin adını aile, bütçe, okul, iş gibi şeyler koydun.

Sevdicek senin için neler yaptı baştan saysana şimdi bana:

- "Unut, sevme beni. Olmaz bu iş. Arkadaş kalabiliriz ama." dedi.

Unutmanın da, sevme demenin de O'na kolay olduğunu bilerek hem de.

19 Eylül 2010 Pazar

Elmanın Diğer Yarısı

İnsanoğlunun ömrünün her günü kendisine layık olacağını düşündüğü sevdiceğini aramakla geçer. Sevdiceği sadece evleneceği kadın ya da adam değildir elbette. Olur da hayatını beraber tüketebileceği bir bünye bulduğunda kendisinin devamı olacak çocuklarının da aynı evlendiği kişi gibi kendisine sevdicek olmalarını bekler. Öyle ki; doğmuş olan çocukların başka bedenlerde kendilerinin birer yansıması olduğunu ya da olacağını bilir. Ancak temel sorunun dünyaya getirdikleri yeni canlar değil, bu bedenlere hayat katabileceği diğer bünyeyi bulmak olduğunun farkındadır.

Eğer ki aradığını bulabilirse; o bünyeye kendisinin diğer parçası olarak isimlendirir, "eşim!" der. İnsanoğlu o "eşim!" diye çağıracağı bünyelerde onlarca şey arar. Bunların içinde aradığı şeyleri listeleyip senelerce bu listenin tamamını karşılayacak olanı bekleyen de çıkar, gönül teline ufak da olsa dokunmayı becerebileni - evliliğin doğası gereği - bir ömür boyu hayatına dahil edeni de. Deliler gibi hayatının insanını arayanlar o bünyelerden neler beklemez ki. Romantik olsun, hiç bir zaman uslanmayan çılgın bir aşık olsun, yemek yapmayı bilsin, ev işlerinde yardım etsin, çocuğun altını değiştirmeyi becerebilsin diye bu listeyi uzatır gider.

Ama insanoğlunun atladığı nokta evliliğin temelde böyle bir şey olmadığıdır. Birbirine "eşim!" diyebilenler aslında ilişkilerini bambaşka boyutlara taşımayı becerebilmiş kişilerdir. Öyle boyutlara geçmişlerdir ki karşısındakine o kelimeyi kullanabilmek için listelere, sıfatlara, herkeste bulunabilecek fiziğe ihtiyaçları olmadığının farkına varabilmişlerdir.

Her canlı bünye bir takım eksikliklerle ya da kusurlarla doğduğundan bu farklılıklar hayatlarına bir şekilde dahil olur. Zamanı geldiğinde hayatlarına dahil olup kendisine "eşim!" dedirtebilen kişiler bu yarım kalmış yerleri tamamlayıp onlarla bir bütün oluştururlar. İşte o eşler sinirli olan bir ânı ufacık bir gülümsemeyle, huzursuz bir bakışı kocaman bir sarılışla mutluluğa dönüştürebilen, kişinin gerek fiziki gerek duygusal gücünün yetmediği yerlerde elinden tutup olamayanı olduranlardır.

Her geçen dakikayla birbirlerini öyle bir tamamlarlar ki ayrı geçen ufacık anlarda dahi yokluklarını farkederler. Bir elmanın diğer yarısı olabilmeyi becerebilen çiftler ömürlerinin son demlerinde etraflarında kimseler olmasa bile beraber geçen saniyelerden zevk alıp bir diğerinin yüzünü güldürebilmeyi başarırlar.

Hepimizin diğer yarısını bulabilmesi dileğiyle...

14 Eylül 2010 Salı

Seni Seviyorum

Sevmek eylemi kendisiyle beraber doğduğundan olsa gerek çok kolay sever insanoğlu. Hoşuna gidebilen her şeyi sevmeye müsaittir çünkü doğası. Çiçeği, böceği, şiiri, fotoğrafı sevebildiği gibi insanı da sever. Sevdiği şeye çabucak bağlanıp hayatını sevdiğine göre de düzenleyebilir aynı bünye. Severken sonunun ne olduğunu düşünmez, gerek yoktur nitekim. Sevdiğini söyleyip de reaksiyon alabileceği tek yer vardır insanoğlunun; sevdiceğinin yüzüne en değerli iki kelimeyi söylemek.

O iki kısacık kelimeyi sevdiceğe söylemek o kadar zordur ki aslında yerini, zamanını, şeklini planlar durur. Duygularının mükemmeliyetine inanırken söyleyeceği kelimelerin de ağzından mükemmel şekilde çıkabilmesini ister. Öyle ki sevme fiilinin kelimelere dökülmüş hali herkese söylenebilecek kadar basit değildir.

Sevmeyi temsil eden güzel tümceler elbette iki cümleden ibaret değildir ama bu iki kelimenin bir araya geldiği hali kadar duyguları, hisleri apaçık ifade edebilecek başka cümle yoktur. İşte bu yüzden öylesine kıymetlidir ki gereksiz insana gereksiz zamanda söylemek kadar aptalca bir şey yapamaz insanoğlu.

İnsanoğlunun onca kalabalığının içinde bu cümleyi sıklıkla söyleyip işitenler vardır bir de. İşte onlar; doğarken içlerinde olan sevme becerisini zamanla kaybedenlerdir. Yaşamın en büyük mucizelerinden birini reddeden hayatlardan büyük aşklar da uzun süreli bağlılıklar da beklenmez. Sevmenin sıradanlaştığı bünyeler o andan sonra insanoğluna sunulan güzellikleri algılayamazlar artık.

İnsan olmanın getirdiği güzellikleri doyasıya yaşayabilmek için sadece iki kelime. Yerinde, zamanında ve doğru kişiye. Sıradanlaşmadan, hissederek:

"Seni seviyorum."

8 Eylül 2010 Çarşamba

Gönülden Iraksa Gözden de Irak

İnsanoğlu her zaman sevdiği şeyleri kendisine yakın tutmaya çabalamıştır. Sevdiği şeylerle geçirdiği zamanlar hayatına bambaşka renk katacağından onları olabildiğince çabuk hayatına dahil etmeye debelenmiş, sevdikleriyle beraber becerebildiği kadar vakit harcamıştır. Küçük bir çocukken babasına defalarca yalvararak aldırttığı uzaktan kumandalı arabası ya da oyuncak eviyle saatlerce oynar, bir kere olsun bıkmaz. Becerebilirse yatağının baş ucuna koyup, bir sonraki sabah tekrar oynayarak geçireceği saatleri hayal ederek uykusuna dalar. Aynı çocuk büyüdüğünde başka başka şeyleri sevmeye başlar. Sevdiği şeyin adını futbol takımı koyduğu da olur, bir topuklu ayakkabı markası da. Sevdiğine ulaşmak için fedakarlıklar yapar. Desteklediği futbol takımının bir maçına gidebilmek için üç gün aç gezmeyi kabul edebilir. Buna benzer seçimi beğendiği ayakkabıyı alıp giyebilmek için başka zevklerinden mahrum kalarak da yapabilir. Ama bütün bu vazgeçişlerinin sebebi sevdiği şeye kavuşabilmek, ya da yakın olabilmektir.

Aynı insanoğlu hep yanında olsun, beraber vakit geçsin, eğlenirken seninle beraber olsun istediğin kişinin adını ise sevdicek koyar. Sevdicekle sadece ânını paylaşmakla kalmaz; ona hayatını, duygularını da açar. Her hissettiği duyguya onu da dahil eder. Bütün bunları yapar ki aldığı her nefeste yamacında dolansın istediği sevdiceği daha da yakın olsun kendisine, hislerine.

Sevdicek adını verdiği insanı elde edebilmek için harcadığı onca çabanın ardından eğer bir şekilde kendisinden uzağa gittiğini görüp hislerinin değiştiğini fark ederse; gözünde küçüklüğünden hatıraları canlanır. Minicik bir çocukken daha güzel bir oyuncağı mağazada gördüğünde babasına alması için yalvardığı, yatağının baş köşesine koyup rüyalarında görmeyi dileyerek uyuduğu oyuncağı nasıl unuttuğunu hatırlar.

Saatlerini, günlerini hatta yıllarını harcadığı sevdicek; bir gözden ırağa düşme ile insanın gönlünden de düşüverir. Ama bazı ilişkiler vardır ki tam tersi olur, sevgili gönülden ırağa düşer. İnsanoğlu gönlünden ırağa düşen sevgili ile artık daha fazla iletişimde kalmaz. Onu gözünden ırak köşelere iter.

Unutulan oyuncak artık pistir, kötüdür. Ama yeni oyuncağın karşısında gözü dönen çocukta "gelip geçici bir heves" olmayı hak etmeyen o güzel oyuncak başkalarında hak ettiği değeri bulur. Öylesine değer görür ki büyüse dahi masasının bir köşesinde kendine yer edinmeyi becerir.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Tercih Meselesi

Tercihleriyle hayatına şekil verir insanoğlu. O tercihlerle kendi yoluna bir çizgi çizip onu takip etmeye çalışır. Hayatında yapacağı o kadar önemli tercihler vardır ki o seçimin yapıldığı andan öncesi ve sonrası diye yaşamını parçalara böler. Tercihlerini olabildiğince tartarak, diğer tercihleriyle uyumlu yapmalıdır ki ileride yaptığı seçimler birbirleriyle çakışmasın, bir diğerini bölmesin.

İnsanoğlunun yaptığı tercihler üzerine giydiği kıyafetten tut da, hayatını kazanmayı istediği mesleğe kadar geniş başlıklara dağılır. Fark etse de etmese de yaptığı her tercih O'nun hayatını şekillendirip bir biçime sokar. O biçimin düzgünlüğü ya da dağınıklığı insanoğlunun yaptığı tercihlere göre kendine şekil biçer.

Yapacağı en esaslı tercihlerden birisi de hayatına dahil edeceği insan üzerinedir. Öylesine dikkatli seçmelidir ki; hayatının her zerresinde uzun ya da kısa bulunacak kişinin varlığı beraberinde hayatına biçmeye çalıştığı şekile düzgün yansıyabilsin. Bu seçimde yapacağı ufacık bir hata diğer yaptığı güzel seçimleri alıp götürebileceği gibi insanoğlunu da ta en başa, sıfır noktasına da taşıyabilir. Artık o noktadan sonra yapılan yanlış tercihin düzeltilmesi imkansız hale gelir.

Hatalı tercihlerin sonucu bir tek seçim yapanı da etkilemez. Hayat insanoğlunun etrafında sarmaşık gibi öylesine dolaşır ki nereye, ne zaman, nasıl dokunduğunu hissettirmez bile. Ailesi, arkadaşları, ona bir şeyler hisseden insanların hepsi yapılan yanlış tercihten nasibini alır. Sevdicekle alakalı yanlış tercih ise genelde tek bir kişiyi, hatayı yapanı, etkiler.

Tercihini yanlış şekilde kullananın fark edemediği şeyler vardır. O'na değer veren insan artık yoktur. Kaybettiği sadece sevdiceğin sevgisi, ilgisi, gözündeki değeri değil; aynı zamanda sevdicek sıfatını o andan sonra taşımayan, taşımayacak olanın kendisidir.

İnsanoğlu sevdiceğin kaybedildiği andan çok sonra tercihini yanlış yapıldığını fark eder. Ama gel gör ki kaybedileni geri getirmek mümkün değildir. Ölüyle diri arasındaki fark gibi tercihi yapanın hayatına dahil olup olmamak kendine fark koyar.

Şair tercih meselesine şöyle der:

"Kapın her çalındıkça
O mudur diyeceksin
Beni kaybettin artık
Sen çok bekleyeceksin

Hele bir yalnız kal da
Nasılmış göreceksin
Beni kaybettin artık
Sen çok bekleyeceksin"

29 Ağustos 2010 Pazar

Hayallerle Yaşamak

Bin bir türlü zorlukla yaşayan insanoğlunun tek dayanağıdır hayaller. Gündelik yaşamında elde edemediği mutluluğu kurduğu belki de hiç yaşayamayacağı hayallerle yaşamaya çalışır. Hayallerini kurarken ne zaman kavramı kalır ne de madde. Önemli olan tek şey o anki mutluluğu olur. Hayallerinde yıllardır özlemini kurduğu paraya da sahip olabilir, deliler gibi çalışıp koltuğuna oturmayı planladığı makama da ulaşır.

Aklının ermeye başladığı zamanlardan sonra ilk kurduğu hayal ise araba, para, başarı değil de güzel bir sevdicek, tatlı bir ilişki olur. Bu hayali zihninde yaşayacağı kişiyi ilk önce öğretmeninden ya da komşusunun liseye giden genç çocuğundan seçer. Biraz daha büyüyüp de artık aşkın, sevginin daha bir farkına varmaya başladığında hayallerinin şekli daha farklı hallere bürünür.

Günlerden bir gün birisiyle tanışır. O tanıştığı insanoğluna o kadar güzel anlamlar yükler ki hayatının en büyük hayalini kurmaya başlar. Birlikte geçen her saniyenin sonuna kendi dünyasında yıllar ekler. Gözlerine bakarken ona sevdiğini söyleyeceği anı, beraber yürürken nikahtan sonra evlerine yürüdükleri anı, bir çocuğu severken bebek sahibi olacaklarını öğrendikleri anı hayal eder. Hayallerini sadece birlikte olmakla, evlenmekle sınırlamaz. O hayalleri yaşatana göre zaman sınırı olarak mezarı seçer. Ölsem dahi onunla olmalıyım der, bunun hayalini kendine yaşatır.

Hayallerini beklentiye dönüştürdüğü an o hayal dünyasını terketmesi daha da zorlaşır. Çünkü öylesi bir hale sokar ki kendini; tüm benliği, vücudu, kimyası o hayallere uymaya başlar. Hayallerini gerçek hayata taşımaya başlayışının ilk belirtilerini görür ama saklamaya çalışır bütün bunları. Zanneder ki sakladıkça, yaşamamaya çalıştıkça o hayaller yok olacaktır. Halbuki hayallerinin vücudunda her vuku buluşunda daha da kuvvetlenir o hisler. Daha bir sarıp sarmalar ruhunu.

Hayalleriyle mutlu oldukça daha da büyütür onları insanoğlu. Büyüdükçe beklentileri de artar. Artan beklentileri bitirebilecek tek bir şey vardır. Ondan ise olabildiğince kaçar ki hayalleri, süren mutluluğu son bulmasın. Ama an gelir ki günlerce, aylarca belki de senelerce kurulan hayaller tek bir cümleyle yalan olur. İnsanoğlunun kendine yaşattığı mutluluk en derin acıya, zihninde kurduğu tüm planlar yıkıma, hayalleri ise onu yeyip bitiren canavara dönüşür.

Kabullenemez hayallerinin yok oluşunu. Yok olan sadece hayalleri değil, onlarla beraber kendi benliğidir nitekim. Kendini koruyabilmek için inkar eder olan biteni. Ama nafiledir tüm çabası. Hayallerden geriye uyuşuk bir zihin, bezmiş bir beden ve pörsüyüp eskimiş duygular yığını kalır.

Hal böyleyken insanoğlunun hayattaki en büyük mutluluk kaynağı en büyük eziyet aracına dönüşür. Kendine yaşatabileceği en büyük acıları, sıkıntıları yaşatır, hayallerine lanet eder.

Sonra oturur düşünür insanoğlu eğer becerebilirse. Hayatından hayalleri çıkartıp atmalı mıdır yoksa mutluluğa başka bir şans vermeli midir? Bunun cevabı ise kişinin ne kadar güçlü olduğuna göre kendine yol çizer.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Ayrılık

Hangi türlüsü olursa olsun ayrılıklar her zaman zor olmuştur. Sevdiğin herhangi bir şeye sırtını dönüp gitmek, onu orada bırakmak yepyeni sayfalar açmaya çabalamak günlük bir işmiş gibi kolay olamamıştır. Bıraktığın gün gelir yıllarca içtiğin sigaradır, gün gelir ömrünü adamayı düşündüğün sevdicektir. Terketmesi o kadar zordur ki ayrılmayı uzattıkça uzatırsın. Bu içtiğim son sigara, bu yazdığım son şiir, bu beraber çıktığımız son yemek dersin ama o sonu getirmeyi beceremezsin bir türlü.

Ayrılırken hissedeceğin yegane şey saf acı olacağından ondan kaçabildiğin kadar kaçarsın. Sana acıdan bile zevk almayı bir şekilde öğrettilerse de bu acıyla baş etmeyi hepsinden başka, daha bir acıdır. Biberin acısını su, yaranın acısını ilaç ile çare bulabilirken ayrılığın acısına en sağlam çare addedilen zaman ile bile çözüm getiremezsin. Ayrılığın acısı başını öylesi döndürür ki mantıklı düşünmekten uzaklaşır, saçmalıklarla dolu bambaşka bir dünyayla kendini uyuşturup çıkış yolu bulmaya çalışırsın.

Ayrılıkların en zoru ise sevdiceği bırakıp gittiğin an olarak kendini hayat çizgine mıhlar. Gönlünün her teline dokunabilmeyi becerebilmiş bir taneye oracıkta veda etmek ölüm gibi kendine değer biçer. Öyle ki her kelimesinde içini titretebilmeyi becerebilmiş sevdiceğe son bir defa sarılabilmeyi, son bir sefer öpebilmeyi istersin ama ayrılık girdiyse araya artık nafiledir tüm çabalar.

Ya da şanslısındır. Çekip gitmeden önce sana öyle bir fırsat verir ki son defa gözlerinin içine bakarak seni seviyorum diyebilirsin. Ne kadar kötü olursa olsun ayrılığın sebebi son bir defa sarılırsın sıkıca. Ve usulca, sevdiceğin yanağına bir buse konduruverirsin. Adını veda busesi koyarsın. Giderken gururu falan ayaklarının altına alırsın, utanmadan ağlarsın. İnsanların görmesi umurunda olmaz, şuursuzca ardından göz yaşlarıyla bakarsın. İçten içe belki geri dönmesi için bir umut vardır diye düşünürsün ama bunun yalan olduğunu kendine bile söyleyemezsin.

Gitmiştir, bitmiştir...

5 Ağustos 2010 Perşembe

İlk

İlk aşk,

İlk sevgili,

İlk kaçamak,

İlk buluşma,

İlk yemek,

İlk dokunuş,

İlk öpücük,

İlk reddediliş,

İlk kavga,

İlk küsüş,

İlk ayrılık,

İlk gözyaşı...

Eğer insanoğluna o güne dek sevdiceğe dair yaşadığı ilklere bir başka ilki ekleten çıkarsa ona hissedilen duygunun adı aşktan başka bir şey değildir.

11 Temmuz 2010 Pazar

Seven Ne Yapmaz


Aşkı yaşamak için doğmuşsun. Gün gelecek karşılaşacaksın "O"nunla. Ve o öylesine sarsacak ki benliğini; kendini kaybedeceksin.

Ne attığın adımı bilecek, ne de soluduğun havayı anlayabileceksin. Sevdiceğin için aldığın nefesten dahi vazgeçebilmene aşkın güç olacak.

Aşkına, fedakarlığına karşılık beklemeyeceksin de. Her şeyi sadece "O"nun için yapacaksın. Yeri geldiğinde seni hayattan koparıp götürüşüne, yeri geldiğinde ise seni hayata bağlamasına izin vereceksin.

Her türlü zorluğa "O"nun aşkı kolaylık sağlayacak. Aynı aşk en kolay şeyleri ise senin için en zor kılacak. Bu ikilem seni "O"na da, aşkına da bağımlı yapacak. Olmazsa olmazın olacak.

Bu bağımlılık seni öyle bir hale koyacak ki; artık ağzından çıkabilecek tek bir cümle olacak:

"Seven ne yapmaz..."

6 Temmuz 2010 Salı

Bitmez Tükenmezdi Pıtırcıklar

İnsan doğmazdan önce içine üflenir sevgi. Daha kapkaranlık bir dehlizdeyken annesinin sesiyle ilk sevgi pıtırcıklarını ona karşı yöneltir. Aydınlığa, Dünya'ya kavuştuğunda ise etrafındakilerinin sevgilerinin pıtırcıklarını da eklemeye başlar ilkine. İçindeki sevgi gün geçtikçe büyür, durduramaz da. Sevgi yumağı dedikleri şey ise bu olsa gerek.

Bitmez tükenmezliği daha bir güzelleştirir zaten güzel olanı. Öyle fazladır ki herkeslere dağıtır olur o pıtırcıkları. Dağıttıkça güzelliğinin arttığını fark eder. Gittikçe artan güzeli ne zaman saklamıştır ki insanoğlu. Pıtırcıklarını saçmaya devam eder.

Asıl sorun ise sevginin bu kadar çok kişiyle paylaşılmasından sonra çıkar. Sevginin bu kadar çok oluşunun onu değersiz kılıp kılmadığını sorgulamaya başlar bu sefer. Gönül o kadar çok sevgiyi eşit barındırabilme yetisine sahipken insanın kendisine bunu mantıklı izah edebilme çabası nedendir? Seviyorsundur onu. Bir başkasını da onu sevdiğin gibi sevebilirsin, neden olmasın. Ama onlara kocaman pıtırcıklar dağıtırken kendini mi tüketmeye mi başlamıştır artık insan? Sanırım cevap da burada belirmeye başlar.

İnsanoğlu sevgisini o kadar fazla "öteki"lere dağıtmaya başlamıştır ki kendisine duyduğu sevgi bitmeye başlar. Çünkü sevgi; artık her kim olursa olsun verilesi bir olgu halini alıverir. Karşındaki değersiz mahlukat senin sevginle değer bulurken kendini değersiz hissetmeye başlarsın, kendine de saklaman gereken sevginin değerini kaybedersin. Her ne kadar tükenmez olsa da sevgi denilen pıtırcık, yumak, duygu; tükeniverir aniden.

Sevgisini sadece gerçek sevdiceklerine saklamasının zamanı gelmiştir artık.

Birazcık sana, birazcık diğerine, ama en çok bana...

2 Nisan 2010 Cuma

Aldatan, Aldattıran, Aldatılan

Zaruret gibi gördüğümden mi yazamayışımın sebebi yoksa başka bir şey mi ben de emin değilim ama sonunda çıktı birşeyler.

İnsanoğlu hangi ilişkiyi yaşarsa yaşasın garip davranıyor. Ailesiyle, öğretmeniyle, esnafıyla, arkadaşıyla ya da sevgilisiyle arasındaki tüm ilişkilerde illa ki bir garipliği yamacına çekip onu bu ilişkinin göbeğine oturtma becerisine sahip. Neden bunu yapıyor bilinmez ama yaşadığı vesair ilişkilerin hepsinde bu garipliği tercihinin sebebi onun çekiciliği olsa gerek.

Ailesine garip isteklerle gelişi, esnafla gündelik hayatının dışında gerçekleştirdiği garip muhabbeti, arkadaşıyla tek başına olsa asla yapmayacağı garipliklere adım atması ya da sevgilisiyle olan ilişkisinde kendisine daha değişik renkler bulmak adına bir dünya gariplik tercih eder insanoğlu.

Sevdiğiyle yaşadığı ilişkide en büyük garipliklerden biri de gönlünü başkalarına kaptırmasıdır belki de. Diğer bir adı, hoş olmasa da, aldatma olan garipliktir bu. İki sevgiliyi buna iten nedir diye düşünmek lazımdır aslında. Sevdiğine inanıp da neden bir başkasını sevmeye kalkar bir gönül? Ne eksiktir ki kendini başka gönüllere açar?

İki sevgili aşkla bir ilişkiye başlayabilirler. Aşk geçicidir, heyecanı bir süre sonra sönecektir. Yerini nispeten daha mantıklı, oturaklı olgulara bırakır zamanla. Nitekim aşkın gözü kördür. Sevginin bitmek tükenmez bir olgu olduğuna inanırım. İnsan bir başkasından soğuyabilir, aşkı tükenebilir, ama sevginin bitişinin olduğunu sanmıyorum. Çünkü ne olursa olsun, insan kalbine doğarken sevgi ekilmiştir. Mademki sevgi bitmek tükenmez bir olgu zaten orda bir sevgi var iken aynı tabanlı bir başka sevgiye yelken açmanın nedeni olmamalı sonucuna varıveriyorum.

Sevgi her şey değil dediğimizde ise neyin eksik olduğunu sorgulamaya başlıyor bu sefer insan evladı. Mantık mı, sıcaklık mı, mesafe mi, romantizm mi, yoksa başka başka şeyler mi? İlişkide mantık her zaman olmalıdır. İki tarafa da zarar verecek davranışlardan sakınmaya yönelten bu olgudur zaten. İki sevgilinin arasındaki sıcaklık sevginin tazeliğini korumasına yardım ediyor ise sıcaklığı yitirmişse ilişkiye devam etmenin mantığı nedir? Mesafe o sıcaklık için önemli bir etkendir. O zaman mesafe koymanın amacı nedir? Mesafe yanında romantizmi de götürebildiğine göre uzun mesafeli ilişkilerin amacı nedir? Ama bütün bu soruları sevgi her şey değil dediğinde soruyor insanoğlu, dikkat etmek lazım geliyor.

İlişkinin içindeki gariplikler silsilesi böyle sürüp giderken bir de ilişkinin dışındaki garipliğin nasıl olup da buna dâhil olduğunu anlayabilmesi gerekiyor insanoğlunun. Aldatılmak kötü bir şey iken aldatan yanına nasıl bu mantıkta birini bulabiliyor? Ya da aldatana ortak olan insanoğlu bunu nasıl kabul edebiliyor? Beraber olduğu kişinin artık diğer insana saygısının kalmadığını görse de bu saygısızlığa ortak olabilmesine ne sebep olabiliyor?

Bunlara cevap bulmakta zorlanır insanoğlu. Zor sorular olduğundan değil, gönül işini mantığın üzerine oturtamadığından. O yüzden gariptir bu mahlûkatı anlamak, çözmek, tecrübe olmadan yaşamak.

21 Ocak 2010 Perşembe

Aşk Nedir, Ne Değildir?

Kelimeler bir türlü bir araya gelmiyor. Bari daha önce yazdıklarımdan olsun şu blogda:

Yıllar yılı "Aşk nedir?" sorusunu sordun kendine. Bulabildin mi cevabını: hayır. Nerelere bakmadınki o "kendince" sihirli oluşumu bulabilmek için. Otta, böcekte, kırlarda uçuşan kelebekte, burnunu karıştırırken zihninde aradın onu.Alayını denedin ama olmadı,bulamadın.Ne aradığını bilmiyordun ki aşkı bulabilesin...

Aşkı çikolata tadında, ballı süt kıvamında, yemeyip de yanında yatılası birşey diye tarif edenler oldu sana, insanlığından utandığın an olarak niteleyen de. Sen kendi tanımını aradın ama yok öyle birşey.Önce bunu bileceksin arkadaş!

Aşkı sana herkes farklı tarif edecektir, ancak sen kendin aşkı yaşadığında onun ne olduğunu anlayabileceksin. Anladığında kendini filozof gibi hissedeceksin "Nirvana senin de ağzına s.çtım ulan!" diyeceksin kendi kendine ama yanıldığını anlaman sana aşkı yaşatanın dangalaklık seviyesine göre kendine zaman biçecektir.

Zamanında "Aşk" adını koyduğun ballı b.kun aslında ne olmadığını anladığın zaman ise THY'den ücretsiz Tibet'e aktarmalı biletini alabileceksin. Bu mutluluğun verdiği hafiflikle uçağı aşıp motorun pervanesindeki pallerin arasında nasıl kendinden geçtiğini bilmeyen kuşlar gibi huzura kavuşacaksın.

Tibet'e varıp Dalai Lama'nın elini öptüğün zaman aşkın ne olmadığını da anlamış olacaksın. Denenen onca betimleme çalışmasının ardından "Aşk" diye bir şeyin olmadığını anlayıp fenalaşan, Dalai Lama'nın kucağına doğru falso yapan kütleyi sıkıca kavrayıp haremine kattığı kişi sen olacaksın.

Tebrikler

11 Ocak 2010 Pazartesi

neden blog..?

Neden blog yazayım ki diye defalarca düşündüm, neden kendime özel diye yazdığım her bir kelimeyi insanlara açayım, onlar da okusun,altına fikrini düşüncesini yazsın istedim hala net bir karar verebilmiş değilim. Belki yazdığım onca yazının, şiirin, bazen kısa bazen uzun cümlelerin net bir çizgi çizmemesindendi bu kaçış, belki de kalemimin tam oturmuş olmadığını düşünmemdendi. Ama en sonunda verilen anlık bir karar; sonunda başlığı bana saçma da gelse, sonrasını kestiremesem de, okuyacak tek bir kişi olmasa dahi yazmama sebep olacak bu blogu başlatmama bahane oldu.

Blogun başlığı neden böyle oldu diye düşünüyorum diğer yandan. Bu saatte parça parça gelse de, yazmayı her zaman sevdim. Odamdan çıkıp herhangi bir yere giderken başlayıp varacağım yere kadar sayfalarca yazı de yazdım zihnimde, bir masada sohbet bir an için duraklamışken aklıma öylesine gelen bir kelimeye dörtlükler de dizdim gizliden. Ama dakikalar sonra uçup giden bu yazıların bana kattığı hiç bir şey olmadığını farketmem yazılarımın seyrinin değiştiği andı. O an için kullandığım her kelime, kurduğum her cümle zihnimdeki karmaşadan kurtulmamı sağlayan birer çıkıştı. Sonradan okuyup da bunları düşünmüşüm, hayal etmişim, yaşamışım diyebileceğim yazılar olabilecekken bütün bunlardan vazgeçip dakikalar sonra silmek niyeydi?

Yazmaya başladım...Hemen her an, aklıma en ufak bir şey geldikçe elimin altındaki mümkün olan ilk yere kaydedip saklamaya başladım yazılarımı. Sonradan sonraya okudukça yaşadıklarımı çözümleyebilmek istedim. Hoşuma da gitti... Bütün bunları saklamanın anlamının olmadığını farkettim sonra. Yazdıklarımla alakalı; insanların düşünceleri, yaklaşımları önem arz etti benim için. Blog yazmak ise bu düşünce ve yaklaşımlardaki seçiciliği kırdığım an oldu. İmkanı olan herkese açılıyor artık hislerim, düşüncelerim, kalbimden zihnimden çıkıp kendine uygun yeri bulan kelimelerim.

Hayatımın izini takip etmeye çalışacağım, kelimeler bu bünyede vuku buldukça...