29 Ağustos 2010 Pazar

Hayallerle Yaşamak

Bin bir türlü zorlukla yaşayan insanoğlunun tek dayanağıdır hayaller. Gündelik yaşamında elde edemediği mutluluğu kurduğu belki de hiç yaşayamayacağı hayallerle yaşamaya çalışır. Hayallerini kurarken ne zaman kavramı kalır ne de madde. Önemli olan tek şey o anki mutluluğu olur. Hayallerinde yıllardır özlemini kurduğu paraya da sahip olabilir, deliler gibi çalışıp koltuğuna oturmayı planladığı makama da ulaşır.

Aklının ermeye başladığı zamanlardan sonra ilk kurduğu hayal ise araba, para, başarı değil de güzel bir sevdicek, tatlı bir ilişki olur. Bu hayali zihninde yaşayacağı kişiyi ilk önce öğretmeninden ya da komşusunun liseye giden genç çocuğundan seçer. Biraz daha büyüyüp de artık aşkın, sevginin daha bir farkına varmaya başladığında hayallerinin şekli daha farklı hallere bürünür.

Günlerden bir gün birisiyle tanışır. O tanıştığı insanoğluna o kadar güzel anlamlar yükler ki hayatının en büyük hayalini kurmaya başlar. Birlikte geçen her saniyenin sonuna kendi dünyasında yıllar ekler. Gözlerine bakarken ona sevdiğini söyleyeceği anı, beraber yürürken nikahtan sonra evlerine yürüdükleri anı, bir çocuğu severken bebek sahibi olacaklarını öğrendikleri anı hayal eder. Hayallerini sadece birlikte olmakla, evlenmekle sınırlamaz. O hayalleri yaşatana göre zaman sınırı olarak mezarı seçer. Ölsem dahi onunla olmalıyım der, bunun hayalini kendine yaşatır.

Hayallerini beklentiye dönüştürdüğü an o hayal dünyasını terketmesi daha da zorlaşır. Çünkü öylesi bir hale sokar ki kendini; tüm benliği, vücudu, kimyası o hayallere uymaya başlar. Hayallerini gerçek hayata taşımaya başlayışının ilk belirtilerini görür ama saklamaya çalışır bütün bunları. Zanneder ki sakladıkça, yaşamamaya çalıştıkça o hayaller yok olacaktır. Halbuki hayallerinin vücudunda her vuku buluşunda daha da kuvvetlenir o hisler. Daha bir sarıp sarmalar ruhunu.

Hayalleriyle mutlu oldukça daha da büyütür onları insanoğlu. Büyüdükçe beklentileri de artar. Artan beklentileri bitirebilecek tek bir şey vardır. Ondan ise olabildiğince kaçar ki hayalleri, süren mutluluğu son bulmasın. Ama an gelir ki günlerce, aylarca belki de senelerce kurulan hayaller tek bir cümleyle yalan olur. İnsanoğlunun kendine yaşattığı mutluluk en derin acıya, zihninde kurduğu tüm planlar yıkıma, hayalleri ise onu yeyip bitiren canavara dönüşür.

Kabullenemez hayallerinin yok oluşunu. Yok olan sadece hayalleri değil, onlarla beraber kendi benliğidir nitekim. Kendini koruyabilmek için inkar eder olan biteni. Ama nafiledir tüm çabası. Hayallerden geriye uyuşuk bir zihin, bezmiş bir beden ve pörsüyüp eskimiş duygular yığını kalır.

Hal böyleyken insanoğlunun hayattaki en büyük mutluluk kaynağı en büyük eziyet aracına dönüşür. Kendine yaşatabileceği en büyük acıları, sıkıntıları yaşatır, hayallerine lanet eder.

Sonra oturur düşünür insanoğlu eğer becerebilirse. Hayatından hayalleri çıkartıp atmalı mıdır yoksa mutluluğa başka bir şans vermeli midir? Bunun cevabı ise kişinin ne kadar güçlü olduğuna göre kendine yol çizer.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Ayrılık

Hangi türlüsü olursa olsun ayrılıklar her zaman zor olmuştur. Sevdiğin herhangi bir şeye sırtını dönüp gitmek, onu orada bırakmak yepyeni sayfalar açmaya çabalamak günlük bir işmiş gibi kolay olamamıştır. Bıraktığın gün gelir yıllarca içtiğin sigaradır, gün gelir ömrünü adamayı düşündüğün sevdicektir. Terketmesi o kadar zordur ki ayrılmayı uzattıkça uzatırsın. Bu içtiğim son sigara, bu yazdığım son şiir, bu beraber çıktığımız son yemek dersin ama o sonu getirmeyi beceremezsin bir türlü.

Ayrılırken hissedeceğin yegane şey saf acı olacağından ondan kaçabildiğin kadar kaçarsın. Sana acıdan bile zevk almayı bir şekilde öğrettilerse de bu acıyla baş etmeyi hepsinden başka, daha bir acıdır. Biberin acısını su, yaranın acısını ilaç ile çare bulabilirken ayrılığın acısına en sağlam çare addedilen zaman ile bile çözüm getiremezsin. Ayrılığın acısı başını öylesi döndürür ki mantıklı düşünmekten uzaklaşır, saçmalıklarla dolu bambaşka bir dünyayla kendini uyuşturup çıkış yolu bulmaya çalışırsın.

Ayrılıkların en zoru ise sevdiceği bırakıp gittiğin an olarak kendini hayat çizgine mıhlar. Gönlünün her teline dokunabilmeyi becerebilmiş bir taneye oracıkta veda etmek ölüm gibi kendine değer biçer. Öyle ki her kelimesinde içini titretebilmeyi becerebilmiş sevdiceğe son bir defa sarılabilmeyi, son bir sefer öpebilmeyi istersin ama ayrılık girdiyse araya artık nafiledir tüm çabalar.

Ya da şanslısındır. Çekip gitmeden önce sana öyle bir fırsat verir ki son defa gözlerinin içine bakarak seni seviyorum diyebilirsin. Ne kadar kötü olursa olsun ayrılığın sebebi son bir defa sarılırsın sıkıca. Ve usulca, sevdiceğin yanağına bir buse konduruverirsin. Adını veda busesi koyarsın. Giderken gururu falan ayaklarının altına alırsın, utanmadan ağlarsın. İnsanların görmesi umurunda olmaz, şuursuzca ardından göz yaşlarıyla bakarsın. İçten içe belki geri dönmesi için bir umut vardır diye düşünürsün ama bunun yalan olduğunu kendine bile söyleyemezsin.

Gitmiştir, bitmiştir...

5 Ağustos 2010 Perşembe

İlk

İlk aşk,

İlk sevgili,

İlk kaçamak,

İlk buluşma,

İlk yemek,

İlk dokunuş,

İlk öpücük,

İlk reddediliş,

İlk kavga,

İlk küsüş,

İlk ayrılık,

İlk gözyaşı...

Eğer insanoğluna o güne dek sevdiceğe dair yaşadığı ilklere bir başka ilki ekleten çıkarsa ona hissedilen duygunun adı aşktan başka bir şey değildir.